Yazılar

RÜZGARIN HİKAYESİ

-“Heeyyyyy !  Rüzgarrrr” diye seslenen bir ses duydum.  Dağların doruklarına baktım, kimse yok. Düz ovalara baktım kimse yok, Kuyuların dibine baktım yine kimse yok. Ormanlara  baktım, çöllere baktım, bataklık alanlara baktım kimsecikler yok.Biri sürekli Rüzgarrr!” diye sesleniyordu. Sonra yağmurla bir olup tozu dumana kattığım  yarım saat evveline gittim bakmak için. Çekilmekte olan selin içinde bir söğüt dalını gördüm. Öfkelendim yine.

-“Sen misin bana seslenen?” dedim.

-“Evet ” dedi kısık bir sesle.

-Ne hakla, ne cüretle bana sesleniyorsun ki!!!? diye gürledimı Şiddetimden  battığı yerden istem dışı bir hareketle sürüklenmeye başladı.Onu izliyor yana arkaya,öne doğru devrile devrile gitmesinden haz duyuyordum.

-“Çok merhametsizsin” diyerek  meydan okuması beni iyice delirtti.

O kadar öfkelendim ki artık rüzgar olmak bana yetmeyecekti, Fırtına olmalıydım. Kasıp kavurmalı, taş üzerinde taş bırakmamalı, yer kürenin gizli dehlizleri ile anlaşmalı ortalığı yıkmalıydım.

Her şeyi dozu dumana kattım. Göz gözü görmüyordu. Denizleri taşırmışım, ırmaklara yönlerini şaşırmış, dağları taşları yerinden oynatmış, toprak anayı da rahatsız etmeyi unutmamıştım. O cılız, o sünepe sögüt dalıda kim bilir hangi taşın altında parçalara ayrılmıştı, kim bilir hangi çamurun dibinde gömülüydü onun sesini kesmiştim işte. Kendimle gurur duydum. En güçlü bendim çünkü. Bana dünyada güç yetirecek ne bir insan, ne bir hayvan ne bir taş, ne bir dağ vardı. hani şu cahilliğinden çok  aklı ile övünen kendini herkesin her şeyin hakimi sanan insan denen varlık varya beni unutuyordu. Benim olmadığım yerde atıp tutuyor, doğaya hakimim ben diyordu.” Ne kendini beğenmişlik, ne zavallılık”dedim. Uzun uzun güldüm,gülmemden dağlar yerinden oynadı. denizler kabardı çoştu,  bin yıllık ağaçların bile bana itaat ettiği bir dünyada insan  ne kendini sanıyordu. Onlara ara sıra dersler veriyordum ama çok aptaldı insanlar, anlıyorlar, korkuyorlar, ama geçip gittiğim an yine bildiklerini okumaya devam ediyorlardı.Zavallılar beni taklit ediyorlardı aslında. Unutuyorlardı, benim öfkem bile yapıcıydı çoğu zaman. Bazen gezegene devir daim yaptırmam gerekiyordu, bazen sarsmak, bazen insanın  pislettiği havayı temizlemek,atıklarının yerine değiştirmek hep  bana düşüyordu. Onlar ise beni kendileri ile kıyaslıyorlardı ,ne büyük bir saçmalıktı. Onların öfkesi,makineleri, topları, tüfekleri, paraları, yıkıcıydı. Her buluşu her icadı  yapmaktan çok “Nasıl yıkarız, nasıl yok ederiz, dünyayı nasıl yaşanmaz hale getiririz” bunun derdindeydiler. Benim öfkem vardı evet, en çok da beni insanoğlu öfkelendiriyordu. Bile bile yaptıkları kötülükler, kalpsiz kalbimi bile incitirken onlarda olan kalp hiç dile gelemiyordu. Onlar unutmuştu her şeyi.Kendi ürettikleri değerlerin tutsakları olmuşlardı birileri bu değerleri üretirken, birileri ürettirirken, birileri tüketirken tutsaktı.İnsan kendini sadece sahip olmak duygusundan ibaret sanıyordu. Yaşamanın  karın doyurmaktan ibaret olmadığını birileri unutturmuştu onlara. birileri onlara sadece yaşarken ceset muamelesi yapıyor , kitleler ise bunu olağan buluyordu. Ben insanın yoldaşı değildim. Olma ihtimalim de yoktu.Ben özgürlüğüme düşkündüm, mevsimlerin  beni kısıtlamasına bile tahammülüm yoktu, yazın ortasında apansızın çıkıp gelmem bundandı. Özgürlüğü seviyordum. Beklenmedik zamanlarda geldiğimde mesela  güneşin en sıcak olduğu bir öğlen vakti yerden alıp göğe savurduğum da her şeyi ” Nereden çıktı bu rüzgar” diye söyleniyordu insanoğlu. İşte bunu seviyordum.

Bak işte yine ” Rüzgarrrr!” diye  bağırıyor bana o  cılız ses

-“Sennn!!! hale konuşuyor musun??” diye gürledim.

-Senden şikayetciyim Rüzgar dedi yine. Senden şikayetciyim. Beni dalımdan kopardın, çamurlara attın, kırmızı topraklı sularda boğmaya çalıştın, uçurumlarda sürükledin. Seninle benim aramdaki dava bitmez şikayetciyimmmmm! diye bağırıyordu

-Bu sözler  dünyanın en yüce dağı olmuş benim üzerime düşmüştü. Kimse benden şikayetci olmamıştı bu güne kadar. Şimdi küçücük bir söğüt dalı beni şikayet ediyordu, hemde kime bana. Bu nasıl çaresizlikti ki, beni, bana  şikayet ediyor ,kendi davamı kendim görmemi istiyordu. Ürperiyordum, gittikçe melteme dönüyor bir yandan da düşünüyordum, “beni bana şikayet eden, bir söğüt dalı vardı karşımda” işte bu benim ilk çıkmazımdı. Gürlemek, yıkmak, denizleri taşırmak, hortuma eşlik etmek, çatıları uçurmak ne basit işlerdi benim için. Şimdi ilk defa düşünüyordum ne yapacağımı, kendime ne ceza vermeliydim, ” Saçma saçma konuşuyor” deyip geçiştirmek istedim. Yok yok olmuyordu, ağırlık çökmüştü bir kere üzerime. Bir kere duymuştum o sesi.

Belkide hepimizin yaptığı rüzgarın yaptığı hata idi. Öfkemizin sesini duymuyorduk, duysak da duymazdan gelip, çıkarlarımız. hayat görüşlerimiz, aidat duygumuzun üzerimizdeki hegomanyasına ses çıkarmıyorduk. Öfkemizin sesini duyabilinlerden olalım. Yaptıklarımızın yapacaklarımızın sonuçlarını önceden hesap edebilenlerden olalım, bunu başarabiliriz.

Sevgiyle…

 

 

Beğenebileceğiniz Benzer Yazılar…

Yorum Yok

Bir Yorum Yapın