Yazılar

UZUN KUYU

İç Anadolu’nun, küçük şehirlerinden birinin,  adı sanı duyulmamış küçük bir köyünde  vakit öğleden sonra  saat  iki üç gibiydi.Kapının önünde Kızılırmak’dan topladıkları kamışlardan hasır yapmaya  uğraşıyorlardı. Hava insanı canından bezdirecek kadar sıcaktı. Topraklar  bir damla yağmura muhtaç , can çekişiyordu. Toprağın bağrında yaşamlarını sürdürenler, doğanın bu acımasızlığına isyan ediyor, çaresiz boyun eğiyorlardı. İnsanlarda  toprağın bağrındakiler gibiydi aslında. Doğdukları topraklar onların nasıl bir yaşam süreceğini tayin ediyor, yer yer isyan etseler de kabullenmek zorunda kalıyorlardı. Yoksul, susuz ,yolsuz bir köyün insanları yaşam mücadelesinin içinde tek başınaydılar. Birileri Devlet ana, devlet babadan bahsediyordu, çocuklar ise, büyüklerin bu sözleri karşısında ” kendi analarına benzeyen, kendi babalarına benzeyen” bir insan yaratıyorlardı iç dünyalarında. Kapının önünde sessizlik hakimdi, kamışları uzunluklarına, kısalıklarına,genişliklerine göre istif etme işi, dayısının yanında misafir olarak kalan sekiz yaşlarındaki Arzu’ ya verilmiş. Cılız bir çocuktu Arzu.Hassastı. İç Anadolu’nun zorlu kışlarına dayanabilecek bir dayanklılıkta değildi. Bu yüzden sık sık hastalanırdı. Dayısı, ninesi ona kendi çocuklarında daha çok özen gösteriyordu. Annesine hiç bir zaman taratmadığı saçlarınıı ninesi tarardı sadece. Ninesi de tek kızına dikmediği basmadan elbiseleri ona diker, sonra “akıllı kızım benim” benim diye bağrına basardı. Ninesi Arzu’nun uzun siyah saçlarını örmeyi çok severdi. sonra onun saçlarına  yıllardır sandığında sakladığı mavi, kırmızı, yeşil boncukları takardı, durup ona hayran hayran bakardı.Saçları bitlendiği de ağlamıştı. kıyamıyordu o güzel saçları kesmeye. Arzu’yu ve çocuklarını temiz tutmak için  ,beş on kilometre ötede tatlı suyun olduğu  oluklu çeşmeye götürür orada kazanlar kurar bütün çamaşırları ve çoçukları tek tek yıkardı, yinede bitlenirdi çocuklar. Ninesi kıyamadı Arzu’unun saçlarını kesmeye. Sirke tarağı dedikleri sık dişli bir tarağın ipleri çetrfvilli  zikzaklı  dolayarak tarağın dişlerini daha  sıklaştırıp tek tek ayıkladı.Bir hafta, saatlerce süren bir uğraştı bu onun için. Arzu  neden saçlarını kesip atmadığını, böyle saatlerce uğraştığına bir anlam veremiyordu  o zamanlar. Sonradan anladı ki sevmek kesip atmak değildi. Sevmek düzeltmekti, hatalı olanı temizlemekti. Yıllar sonra anladı Arzu. Ninesi şunu biliyordu, ona dokunabilen tek insan kendisiydi. Eğer bu saçlar  kesilirse onu asla dizinin dibine oturtamayacak, onunla konuşamayacak, ona masallar anlatamayacaktı. Her şeyi sorgulayan bu  çocuğa kimse cevap veremiyordu zaten ,iyice ellerinin arasından kayıp gidecekti.Büsbütün kendi dünyasına kaçacak, samanlığın arkasında saatlerce tek başına oturma süreleri iyice uzayacaktı. Emanet bir çocuktu ama o kadar seviyordu ki bu çocuktaki halleri. Sabah’ın çok erken saatlerinde kalkıp  o kalkana kadar avluyu süpürmesini, hayvanlarla ilgilenmesini, her hayvana isim takmasını,erkek çocuklarla çelik çomak oynamasını, çocuklara kendi uydurduğu masalları anlatmasını, dayısına” sen ne kadar büyüksün” demesini seviyordu.Annesine bile ,saçlarına el sürdürmeyen bir çocuğun saçlarını nasıl kesip atabilirdi bitlendi diye.

“Amanınnnnn, amannnnnn! koşun komşular, koşunn!! yardım edin” diyen feryat köyün sessizliğine bomba gibi düştü. Hepsi birden ayağa fırladılar,  evlerinin önündeki   içinde acı su olan hayvanların bile içmediği, sadece zarılıktan  kapı önlerinin  süpürülüp yıkandığı, bazende yanında bulunan  iki üç tane  çamaşır yıkama taşı ile kirli çamaşırların yıkandığı kuyudan geliyordu. Bir anda kuyunun önü , çok kalabalıklaştı. Az önce terk edilmiş bir yer görünümümde olan bu köyde ne kadar çok insan varmış diye düşündü Arzu.

“Ne oldu Halime??” diye seslendi ninesi cevap alamadı. Hepsi yalın ayak kuyunun başındaydılar.

Kuyuya ” koyunum düştü” dedi ağlamaklı. Hayret ettiler. Kuyunun yirmi metre derinlikte olduğunu söylüyorlardı. Ağzı koyunun düşeceği kadar geniş değildi ama düşmüştü işte.

“Emin misin”? diye sordular.

“Evet, gözlerimle gördüm” dedi.

Köydeki yaşlı erkeklerde kuyunun başına gelmişti,  başlarını sağa sola sallayıp ” Hayret nasıl sığdı bu hayvan buradan” diye söylendiler. Sadece büyük bir kovanın sığacağı genişlikteydi kuyu. Bu kuyuyu etraftaki herkes bilirdi. Uzun kuyu derlerdi. Koyunu kuyu yutmuştur dedi, muhtar. biz aşağıya insek de bu kuyunun derinliği hakkında kimse bir şey bilmiyor, inen de çıkamaz, hem köy yerinde bu kuyuya inecek kadar uzun ipi nereden bulacağız diye umutsuzlandılar. Çaresizlik, bezginlik  sardı köyün insanlarını. Muhtaç kaldıkları acıda olsa ellerinin altında olan bu kuyu suyunu nasıl kullanacaklardı artık. İçinde bir koyun olduğunu biliyorlardı. Koyunu içinden çıkarsalar bile su kirlenmişti. Hepsinin sese , dile gelmemiş düşüncesiydi bunlar. Bu düşünceyi sezinlemiş olan yaşlı kadın

“Bu su kirlenmez, meraklanmayın. bu kuyunun geçmişini ne biz ne öteler hatırlayabiliyor, siz sanıyor musunuz ki bu kuyuya sadece Halime’nin  koyunu düştü. Kim  bilir neler neler düştü yüzyıllardır, geçmiş ola hepimize dağılın şimdi. Yarın bir kova su alalım, suyu koklayalım , eğer su kokarsa kullanılmaz, su kokmuyorsa  acı su koyunu hazmetmiş demektir” dedi.

Arzu bütün bunları can kulağı ile dinlemişti.” Su koyunu yemiş miydi şimdi? Bu nasıl olurdu?” Yağmur suyunu, ırmak suyunu, çeşme suyunu, hatta sellerle gelen kırmızı suları düşündü. “Su bir koyunu nasıl yesin?”kafasına takılıyordu.” Suyun dişleri yoktu ki  nasıl yesin.” Ninesinin eteğini çekiştirdi ” Bu kadın yalan söylüyor, su koyunu yiyemez, onun dişleri yok” deyiverdi. Susması için çimdikledi kolunu ninesi.” ama yalan söylüyor nine, suyun dişleri olamaz diye ısrar edince” ninesi onu eve yollamak istedi. Arzu gitmedi, omuzlarını silkti. ” Sus o zaman ” dedi ninesi. “çocuklar her şeye laf yetiştirmezler, terbiyeli ol biraz!” dedi kulağına eğilerek. Terbiyeli olmak, nasıl bir şeydi. Arzu sadece hayvanların terbiye edildiğini görmüştü, çocuklarda mı terbiyeli olmalıydı. Terbiyeli olmak, susmak mıydı. yalanı görüp konuşmamak mıydı? terbiyeli olmak, büyüklerin yaptığı hataların tekrarını yapmak mıydı? Oysa onu göre terbiyesiz olmak  küfür etmekti, kötü söz söylemekti, ninesi neden onu terbiyeli olması konusunda  uyarmıştı. Kendini kötü çok kötü hissetti. Uzun kuyudan ve insanlardan uzaklaşıp samanlığın arkasındaki küçük bir toprak yığıntısını kendine özel yer kıldığı yere kaçtı. çok üzülmüştü, ninesi, o çok sevdiği kadın ” ona terbiyeli ol biraz” demişti. Nasıl terbiyeli olacağını bilemiyordu. Hiç bir şeye karışmamak, susmak, gördüğünü söylememek, ezberlenen tekrarların dışına çıkmamak” terbiyelilik miydi? Böyle zamanlarda aslında hiç özlemediği anne babasının yanına gitmek isterdi. Yarın babama mektup yazıp dayıma vereceğim, şehre inince mektubumu babama göndersin, babam beni gelip buradan alsın” diye düşündü.

Uzun kuyunun etrafı boşalmıştı. gün Kızılırmak’ın üzerinden aşıp, akşam ayazını yerine bırakmıştı. Ezan okunmak üzereydi. Arzu hale  kendi yerindeydi. ninesinin sesini duydu

“Arzu, Arzu..haydi eve gel, akşam ezanı okunuyor, koş kızım koş, yer gök mühürlenmeden, küllüğe basmadan eve gel”

Arzu ninesinin sesini duymamazlıktan geldi. cevap vermedi.. Ninesi  sesini biraz  daha yükselterek

“Haydi Arzu, yer gök mühürlenecek şimdi, hemen gel..!

Omuzunu silkti Arzu, ” yerleri ve gökleri kim mühürleyecek, hem mühür ne demekti bilmiyordu. Sadece kalbinin en derinliklerinde hissettiği şey

bir yalan deryasının içinde kaybolduğuydu, sorularına  cevap vereni yoktu, kendide bulamıyordu. sadece ağlamaya gücü yetiyordu, sonra utanıyordu kendinden, bu kadar sık ağladığında. İçinde uzun kuyudan daha uzun bir kuyu vardı, uzun kuyunun koyunu yutması gibi bu kuyuda onu yutuyordu, çırpınıyordu, bazen bir el arıyordu, bazen bir yürek, içindeki uzun kuyu o kadar derindeydi ki sanki bir ucu dünyanın diğer ucuna bağlanmıştı bir türlü çıkamıyordu. bazen çıktığını sanıyordu, tam kuyunun ağzına geliyor, son bir adım atsa gün ışığına ulaşacağını biliyor ama her şey aniden başa dönüyordu yine içindeki uzun kuyunun en başlangıç noktasında buluyordu kendini. Diğer insanlarda böyle miydi? bunu merak ediyordu Arzu, Onların içlerindeki kuyularda onun kuyusu kadar uzun muydu? Onlar çıkmışlar mıydı oradan. Çıktılarsa nasıl  çıkmışlardı? Yada bu uzun kuyudan bir haber hayatlarını yaşayıp tüketip  gidiyorlar mıydı? Bütün sorulardan nefret ediyorum dedi. Bazen bir kelime, içinde  bir mezar sessizliğinde uyuyan yüzlerce kelimeyi hareketlendiriyor, onu canından bezdiriyordu. En çok da diğer çocukları, diğer insanları merak ediyordu, onlarda onun gibi miydiler?

“Arzuuuuuu !!!! diye yırtınıyordu ninesi. ” Haydi ama,  kızmaya başladım bak, dayın geldi, gelsin diyor” “Haydi Arzu yer gök mühürlendi, korkuyorsan geleyim mi yanına ninem”

Arzu korkuyordu ama yerlerin göklerin mühürlenmesinden değil, onun doğrular ile yalanlar arasındaki çelişkilerin canını yakmasından korkuyordu. Arzu çok  korkuyordu, akşam vakti küllüklerde cinlilerin ,şerlilerin şerrinden değil, yaşayanların düşüncesizliğinden ve milyonlarca yalanı ona öğretmeye çalışmalarından çok korkuyordu, onlar gibi olmaktan korkuyordu, onlar gibi yalanla yaşamaktan çok korkuyordu Arzu.

Ninesinin ısrarına  daha fazla dayanamadı, kendini hırpalanmış hissediyordu. ” Terbiyeli ol” sözü onu incitmişti. “Ben terbiyesizce birşey yapmadım” dedi içinden. Ev halkının yanına geldi. Ninesi, kırılgan bu çocuğa sarıldı. gönlünü almak istiyordu besbelli. Saçlarını tarayalım mı dedi. “Hayır dedi” Arzu.”Uykum var benim” deyip sıvıştı oradan. Ninesi korkmuştu, ya artık saçlarını ona da hiç taratmazsa. Sabaha kadar , öfkesi geçer” dedi içinden.

Elektriğin olmadığı bir köyde erken bitiyordu hayat, Evin yaşlıları  yatsı namazlarını kılmış, yer yatakları açılmıştı. Arzu herkesin uyumasını bekliyordu.Bir süre daha bekledikten sonra ninesi gaz lambasını üfledi. Sabah’ın ilk ışıkları ile Uzun kuyu’ya inecekti. Nine sinin uzun kuyudan su çekmek için her zaman ipe bağlı kovasını alacak, oradan çekebildiği kadar suyu çekecek, onun rengine , kokusuna bakacaktı. Bunu kimse bilmemeli, duymamalı,görmemeliydi. Zamanı çok iyi  hesaplaması gerekiyordu.Çünkü köyde  geceleri erken biten yaşam gün doğmadan da başlıyordu. Köyün inekleri , davarları köy meydanına inmeden, kocaman çoban köpekleri uyanmadan kuyuya  inmeli oradan su almalıydı, yoksa bu merak onu öldürecekti. Kesin emindi “Su koyunu yiyemezdi” Bunu kimseye olmasa da kendine ispat etmek zorundaydı. Hem anlatmaya çalıştı da ne olmuştu sanki onu kimse duymamış duyanda” sus terbiyeli” ol demişti.

Ayaklarının ucuna basa basa yerde serili yatakların üzerinden atlaya atlaya dışarı çıktı. Her şey planladığı gibiydi. Sessizlik hakimdi köye. Köyün dik çıplak dağlarından kurt ulumalarını duyduğunda çok korktu, irkildi ama vazgeçmedi. Kuyuya kovayı saldı. kova indikçe iniyor, indikçe ağırlaşıyordu, sekiz yaşlarında küçük bir kız çocuğu için  ağır gelmeye başlamıştı.”Şapppp” diye bir ses duydu. Kova suya değmişti. yoksa koyuna mı değmişti. kovayı yan yatırmaya çalıştı. Kova suyu alınca çekemeyeceği bir ağırlığa ulaştığından tuttuğu ip  minik ellerinin arasında hızlı sıyrılmaya başladı, o ipi tutmaya çalışıyor fakat, bütün bedeni sarsılıyordu, sonunda olanlar oldu ninesinin kovası da düşmüştü kuyuya. Ellerinin arasından kayıp giden ipe baka kaldı. Kuyu öyle bir karanlıktı ki.ürktü bu karanlıktan.Kurt ulumaları iyice  çoğalmıştı. Kovayı da kuyuya kaptırıp sessizce yatağına döndü, yarın ninesine ne diyecekti. Ninesi kovasını arayacaktı. “Kovayı kuyuya düşürdüm” dese “Ninesi ona çok kızacaktı, “Ne işin vardı kör kuyunun başında” diyecekti. Demese  kovayı arayıp duracaktı. Hiç uyumadı o gece.

 

 

 

 

 

Beğenebileceğiniz Benzer Yazılar…

Yorum Yok

Bir Yorum Yapın