Yazılar

WANG-FO GEÇMİŞİN AYAK İZLERİ

                        

 

 

 

     Gün batımında imparatorluk merkezine vardılar. Ünleri köyden köye yayılıyordu, kale kapılarından alacakaranlıkta önü ziyaretcilerle  dolup  taşan tapınak girişlerine kadar her yerde, herkes onları tanıyordu. Kerpiçten yapılmış toprak kokan duvarın önünde eski püskülere bürünmüş yaşlı bir kadına takıldı gözü.Ling ustasının baktığı yöne baktı. Ona soru soramazdı. Ağır ağır yürüdüler kadına doğru.  Kadın  dileniyordu.

 

“Tai-Shu” dedi eğildi önüne.

 

-“Kimsin? “ dedi kadın başını kaldırmadın, hırçındı.İsmi ile çağrılmayalı çok uzun yıllar olmuştu.

 

Ling, ustası eğilince ondan yüksek de olmamak için oda eğildi arkasına.

 

“Thi-Shu, uzun yıllar oldu köyden ayrılalı, ben o zaman çok gençtim beni tanımadın ama ben Kai-ying ‘in oğluyum. Savaşlara yokluklara dayanmış  olman ,bugün hayatta kalmış olman bir mucize.Kadın buz gibi gözerini dikti Wang-Fo ya. Yeni olayları çok iyi hatırlayamıyordu, ama geçmiş kayıtları dün gibi tazeydi. Geçmişin seslerini duyuyordu şimdi.

                                     *****

-“Wang-Fo!!  Wang-Fo !!”  diye sesleniyordu Kai-Ying. O uzun saçlarını örmüştü her zamanki gibi, ne güzeldi saçları. siyahtı gece gibi.  Kai-Ying en çok sevdiği ,güvendiği insandı Tai-Shu ‘nun. Çok erken evlenmişti Kai-Ying,ona  özenmişti hep. Ama o Kai-Ying gibi değildi. Bir erkeğe boyun eğmeyi kabul etmiyordu. Tai-Shu ise itatkardı, sessizdi. Hayat önüne ne verdi ise onu kabul edendi. Bu evlilik ona Wang-Fo gibi harika bir erkek evlat vermişti.Wang-Fo çok farklıydı. Wonf-Fo gölgelere çizgiler çizerdi. Ona  deli derdi  köyün yaşlıları. “ Bu çocuk deli”

 

“Ne yapıyorsun”? orada Wang-Fo diye sordu babası.

 

“Gölgeleri izliyorum baba” dedi çocuk saflığı ile.

 

“Oğlum, korkuyorum gölgeler seni bizden çalacaklar. Gölgeler bir hayal.Yönünü bize dön.

 

Omuz silkti Wang-Fo . O köyde çocuklar,.konuşmaya başladıkları andan itibaren yetişkindiler.Anne babası akrabaları ile kaderleri olan işe giderlerdi . Wang-Fo ise sadece gölgeleri merak ediyordu,

 

 

Tai-Shu , Kai-ying’in  nasıl dert yandığını, oğlu için çok üzüldüğünü hatırladı

 

-Oğlum ele avuca sığmaz bir çocuk , biliyorum biraz daha büyüdüğünde terk edecek beni.

 

-“Kalbin kanayacak benim yüzümden. Bil ki her zaman kalbimin yarısı sana ait olacak demişti” “rüyasında.

 

 Şimdi ise her geçen gün  o hazin sonun yaklaştığını görüyor gizli gizli ağlıyordu. Umutlarını tüketmek istemiyordu, yinede, içinde ufacık da olsa yeşil bir çayır taşıyordu, o çayırda oyunlar oynuyordu oğlu, büyütüyordu onu orada,  sonra ona güzel bir gelin buluyordu, torunları oluyordu, köyde evlerinin yakınına,  bir ev yapıyorlardı Wang-Fo’ya. Eğer pirinç tarlalarında , maden ocaklarında çalışmak istemezse ona dağ yollarında yolculuk yapması için atlar, eşeklerde alacaktı. Köye kentten ufak tefek eşyalar getirir satar onların parası ile de yaşar giderlerdi. Hem özgürlük onun karakteri değimliydi? Bu iş tam ona göreydi. Keşke böyle olsaydı,keşke yanılsaydı hislerinde.

 

“Wong-Fo  senden nefret ediyorum dedi yaşlı kadın.

 

Sessisce dinledi Wang-Fo.

 

“Hayattaki tek dostum senin üzüntünden öldü” Senden hep nefret ettim Wang Fo.Yerler görmüş, çok şehirler gezmişsin belli.Herkesler tanır olmuş seni, iyi resimler çizermişsin. Ama benim için bir hiçsin. Bir kez arkana dönüp bakmadın senin gölgelerin vardı, . Sen bir soytarısın Wang –Fo bir soytarı..Tanrının yaptığını resmederek kendini önemlimi sayıyorsun? Sen o yaptıklarına can verebilir misin? Sen bir kopyacısın o kadar. Kendini hep bizlerden üstün gördün bakışlarınla ezdin bizi,deliydin sen,sadece bir deli. Gözümde zerre kadar değerin yok bilesin.

 

-Tai-shu!  orada yapamıyordum, her saniye ölüyordum köyün başına gelenleri, ana babamın akibetini duydum, çok zaman sonra. Yüreğim dağlandı.

 

-“Pis yalancı dedi kadın. Sen kendinden başka hiçbir kimseyi düşünmedin. Anneni düşünmedin, köyü düşünmedin, Köy yağmalandı yakıldı. O köyden sağ kalan tek kişi benim sokaklardayım  ömrün her an bitebilir bitsin istiyorum, buradan gitmek istiyorum artık dedi  kısık bir sesle. Git başımdan, defolll!!!diye bağırmaya çalıştı sesini yükselterek.

 

Ling ‘in çömelmekten dizleri tutulmuş titriyordu ustası iki dizinin üzerine çökmüştü, ağlıyordu. Geçmiş hiç ummadığı bir yerde yakalamıştı onu.

 

          Şafak vakti alacakaranlıkta  evlerinin mısırlarla kaplı bahçesine çıkmış son kez bakıyordu, Ağlamıyordu. Gitmesi gerektiğini biliyordu sadece. Küçük çıkınına anasının yaptığı somunlardan koymuş , su almıştı yanına. On dört yaşın deli cesareti kaplamıştı yüreğini.. Ne yöne gideceğini bilmiyordu, sadece bildiği tek şey vardı buradan gitmeliydi. İçinden gelen bu çağrı duymazdan gelinmeyecek kadar baskındı.

 

           Uzun yollar kat etmişti o gün ve sonraki günler. Günlerce aç kaldığı zamanlar olmuştu,yolun üzerindeki güzel evlerden birinin kapısının önünü yığılmıştı  açlıktan.

 

-“Koşun! koşunnn…! “diye bağrıştı onu görenler

 

Evden birileri çıktılar.Baygın güzel çocuğu bahçelerinde bir örtüye yatırdılar. Su içirdiler.

Su içince kendine geldi Wang-Fo

 

-“Açmısın” dedi güzelce bir kadın

 

Utandı, başını öne eğdi.

 

-Koş yemek getir ,Shan” dedi emirvaki.

 

Shan  ikiletmeden hızla koştu eve doğru. Çeşitli yemeklerle bezenmiş bir tepsi ile kapıdan göründü Shan. Wang-Fo’ya

 

-“Ye “dedi kadın.

 

Somunu kopardı ucundan mahcup.

 

-“Kimsin  dedi?” Kadın. “Nereden geliyorsun böyle? Ailen yok mu senin?Yoksa savaşda öksüz kalan çocuklardan mısın?”

 

Sustu Wang-Fo ailesini terk ettiğini söylemek istemiyordu ,lokmasını yutkundu sadece.

 

-“Nereye gidiyorsun peki.? Hiç değilse bunu söyle.”

 

-“Bilmiyorum dedi sadece. Bilmiyorum.”

 

– “Adın ne senin?”

 

-Wang-Fo

-“Oğlumla aynı yaşlardasın.Burada bir süre kalır mısın? Mao’ya arkadaşlık ederesin.Mısır tarlasına gitmişti gelir şimdi babası ile beraber.”

 

Ne cevap vereceğini bilemiyordu Wang-Fo. Aslında iyi fikirdi biraz gücünü toplardı, hem bu bir işaret olmalıydı. Neden bu evin önünde bayılmıştı ki.

 

-Baba oğul tarlaya gitmişler dedi içinden. İçi burkuldu.

 

-“Anne Anne dedi gençden bir delikanlı…”

 

-Oğlum dedi kadın derin bir sevgi ile.” Gel!! Gel! bak seni biri ile tanıştıracağım

koşarak geldi oturdukları yere.

 

-Bak bu Wang-Fo, aynı yaşlardasınız. Bir süre bizimle kalacak sana da arkadaşlık edecek, oyunlar oynarsınız onunla. Mısır tarlalarına kargalar için korkuluklar, dere kenarında yürüyüşler yaparsınız hatta dağlara bile gidersiniz yanınıza Shan’ı alarak.

 

Elini uzattı Mao. Başı ile de selam vermeyi ihmal etmedi. İki genç tokalaştılar

Bu iki el sanki yıllardır birbirine bekliyor gibi ayrılmıyordu birbirinden .Birkaç dakika öyle kaldılar. Lisiyu onları izledi  şaşırarak.

 

-Anne  dere kenarına gidelim mi? Şimdi.

 

Güneşe baktı Lisiyu. Akşamın olmasına çok vakit vardı daha.

 

-Gidin ama, derin yerleri biliyorsun  arkadasını koru Mao. O buraları bilmez, ona dikkat et olmaz mı?

 

  Yola düştüler. Wang-Fo bastığı toprağı hissediyor, dokunduğu her yeşili derinden seviyordu. Bulutlar bütün güzelliği ile ona beni gölgele diyordu,Ya o dere ,o akış beni ölümsüzleştir hadi durma diyordu ama nasıl?

 

-Seni çok sevdim dedi Mao.

 

-Bende dedi Wang-Fo

 

-Ben bir şey ekmeyi sonra onların büyüdüğünü görmeyi çok seviyorum. Sen ne seversin mesala.?

 

-Ben gölgeleri severim dedi.

 

-Gölgeler mi? Dedi şaşırarak. Gölgenin nesi sevilir ki. Bak bizim gölgemiz şimdi yana düşüyor. Gölge elle tutulmuz Wang-Fo aptal olma.

 

-Gölgeyi elle tutulur yapmayı seviyorum  Mao dedi.

 

-Gölgeyi nasıl elle tutulur yapacakmışsın kı.?

 

Dere taşmış sonra çekilmiş kumsal bir alan oluşturmuştu, kumlara yürüdü Wang-Fo

 

Eline bir ağaç dalı aldı ,

 

-“İzle Mao” dedi

.

Mao bütün dikkatini ona vermişti. Kumu  iri taşlardan temizledi.karşıdaki hasemetli ağaca baktı onu kumun üzerinde öyle bir çizdi ki sanki ağaç canlanmış iki olmuştu.Ruhu vardı, renksizdi ama canlıydı.

 

-Çok iyi çizdin, aynısı oldu dedi hayranlıkla. Babamda çok iyi resim yapar, evin bir odası onun resimleri ile doludur.Saatlerce , çalışır o odada.

 

      Eve döndüler. Henüz hiç eve girmemişti Wang-Fo. İlk oturduğu yere oturdu,

 

Mao;

 

-Hadi gel eve girelim dedi.

 

-“Annen” dedi belli belirsiz.

 

Lisiyu kapıda göründe

 

-“Haydi çocuklar ikinizde buraya gelin… Yemek vakti…”

 

       Ürkek bir kuş gibi süzüldü içeri.Sağa sola baktı.Hiç resim yoktu evde.Oysa o evin içini büyük resimlerle hayal etmişti Mao’nun sözüne bakarak

 

-Yemek odasına geçelim dedi Mao.

 

Shan Servis yapmak için bekliyordu odanın bir köşesinde.

 

Lisiyu,Mao,Wang-Fo masaya oturdular. Sun’da göründü kapıda. Hepsi ayağa kalktılar.

-Sun, bir misafirimiz var dedi Lisiyu gülümseyerek.

Sun Wong-fo ya baktı.Gülümsedi.başı ile hoş geldin anlamına gelen bir işaret yaptı.Kim ? Ne? Nreden geldi ?sorgulamadı. Lisiyu’ya güvenirdi. Eğer o  onu evinde ağırlamayı kabul etmiş ise önemli bir nedeni vardır diye düşünürdü.

 

-Baba, çok iyi resim yapıyor dedi Mao.

 

Şaşırdı Sun

.

Mao devam etti;

 

-Kumun üzerine ağacın aynısı yaptı, gölgeleri kullanarak.Gölgelerde hayat olduğunu anlattı bana baba.

 

Gölgeleri sevmek Sun’a yapancı gelmemişti. Oda gölgeleri severdi, daha bir sıcak baktı Wang-Fo ya. İçinden “işte o beklediğim kişi geldi “dedi.

 

 

-İnsanlar elle tutup gözle gördüğüne bile itimat etmezken senin gölgeleri sevmen sevmen çok ilginç değil mi?

 

 Sessizce yemeklerini yediler. Sun ayağa kalktı,başı ile gel dedi Wang-Fo’ya. Çok heyecanlandı. Yürüdüler. Gıcırtı ile açtılar genişce bir odanın kapısını. Wang-Fo gözlerine inanamıyordu. Her yerde beze yapılmış resimler vardı, renk renk boyalar boy boy fırçalar…hayalinde bütün malzemeler bu odadaydı.Hayranlıkla izlerken tabloları korkuya kapıldı. Ürktü, ben bu kadar iyi  yapamam dedi kendi içinden. Ben boş bir hayalin arkasına bıraktım anamı babamı… Hiç pişman olmam diyerek çıkmıştı yola, şimdi ise içi acı ile kavruluyordu. Tabloların altında hep Sun’ın imzadı vardı. Kocaman dağ resimleri, kıyısında piknik yapacak kadar canlı dereler, çiçekler, ağaçlar, kadınlar hepsi bu odada yaşıyordu.Yere ters çevrilmiş bir tablo dikkatini çekti.

Eğildi onu çevirip bakmak istedi, onu Sun durdurdu.

 

-O öyle kalsın dedi Sun. Her ressamın yarım bir resmi vardır içinde , bir türlü tamamlayamadığı. Şurada ki  büyük bezi al  ona gökyüzünü  ve denizi resmetmeni istiyorum.

 

Wang-Fo ‘nun kalbi küt küt atıyordu, imtihan edildiğini hissetti. Hiç deniz görmemişti. Nasıldı deniz? Duymuştu. Kocaman dalgaları  olduğunu üstünde martı denen kuşların uçtuğunu anlatırdı yaşlılar. Rengi, kokusu nasıldı? Denizin.

 

-Ben gidiyorum, sen resmine başla dedi Sun.

 

                                    *******

 

           Elinde fırça boyalarını karıştırıyordu, öyle bir deniz resmi yapmalıydı ki, ona kılavuz olmalıydı.  Odada bir o yana bir bu yana dolaştı. Başkasının sözleriyle denizi boyayacaktı. Ona denizi anlatan kişi hırçın bir tabiattaydı. Hırçın mıydı deniz?Bir görse ruhunu okusa, ne kolay boyardı onu.

 

         Derin derin nefes aldı. Boyamaya başladı.S aatlerce çalıştı. Gün ışımış sabah olmuştu. Kapı vuruldu.

 

-Günaydın dedi Sun. Yanında Mao’da vardı.

 

      Resmin karşısında geçti Sun ve Mao. Mao hayran kaldı,

 

-Deniz ve Gökyüzünü boyamışsın beze. Ahh Wang-Fo. Güzel olmuş, çok yeteneklisin belli. Ama artık şu saatten itibaren bu tabloya bir fırça darbesi bile vurmanı istemiyorum. Bu tabloyu bir gün tamamlayacaksın, kendi gözlerinle denizi gördüğünde. Sen artık benim çırağımsın. Seninle güzel resimler yapacağız, sana bildiğim her şeyi öğreteceğim. Ahh Wang-Fo bir bilsen gelişin bir tesadüf değil. O kadar çok bekledim ki gelmeni… Ölmeden evvel bilgimi verecek gönül dostuna ihtiyacım vardı. Dedi.

 

Wang-Fo saygı ile eğildi önünde Sun’ın. Mao onları izledi hayranlıkla.Kıskanmadı. Mao babasının çırağı onun en yakın arkadaşı olacaktı bu  kimsesiz kasaba da.

 

                                                   *****

 

           Aradan uzun yıllar geçmişti Sun bir nakış gibi işledi bilgilerini Wang-Fo’ya. Artık resimleri odasının dışına taşmıştı. Resimleri eve görmeye gelenler her yerde  usta çırağın resimlerini anlata anlata bitiremiyordu. İmparator’a kadar ulaştı bilgiler. Bu ikiliye ait resimlerden sarayına alınmasını emretti.saraydan görevli gelen adamlar imparatorun isteğini Sun’a iletti. Seçmelerini istedi Sun.

Ona kalsa, çocukları gibi gördü tabloları kimselere vermezdi .Emir demiri keserdi.İçi burkuldu gözleri doldu. Bir kenara çekilip bekledi seçmelerini.

 

Wanf-Fo yoktu, Mao’yla dolaşmaya gitmişleri dağa. Dağlar iki genç adamı her fırsatta kendine çağırıyordu. Mao çok konuşkan mizaçlıydı, Wang-Fo’nun içten içe yanan hüznünü hissediyor onu neşelendirmek için çeşitli şaklabanlıklar yapıyordu. Nasılda geçmişti tanışmalarının üzerinden onbeş kış.  Mao bu mahçup, içi dönük , farklı adamı derinden seviyordu.Lisiyu içinde ikinci oğlu olmuştu.

 

                 Yüz kadar resimi seçmişti İmparatorun adamları, Sun hayretle izledi onları, seçtikleri bütün resimler Wang-Fo ya ait olanlardı. Sadece Sun’un bir tablosunu almışlardı. Bedelini ödeyip ayrıldılar evden adamlar.

 

                Wang-Fo odanın boş olduğunu görünce ağladı.Sun geldi odaya.Olanları anlattı.Öksüz kalmıştı yeniden Wang-Fo. Sun bedelini sessizce odanın bir kenarına koydu, Ayrılık vakti geldi dedi Sun. Artık gözlerin yeni dağlar görmeli yeni dünyalara açılmalı. “Git” dedi Sun. “Tamamlandın.” “Git” dedi ağlamaklı. Mao ile Lisiyu onları dinledi sessizce. Mao boyun eğmek zorunda olduğunu anladı. gidip sarıldı arkadaşına.

 

               Bir torbaya boyaları fırçaları doldurdu, Resimleri için verilen parayı olduğu yerde bıraktı.İşte yine yollarda tek başınaydı.Kalbi onu ait olduğu kıyıya vuracaktı elbet. Endişelenmiyordu, Çok şehirler dolaştı, bazı şehirler onu almadı içine, bazı şehirler ikiyüzlü davrandı. En sonunda o sonsuz güzelliği denizi gördü. Günlerce kıyısında yattı. Kumsallarını, çakıllarını sevdi  dokunarak.Martı denen kuşlar ne kadar muazzam yaratılmışlardı, bir gelin gibi gökyüzünde süzülüyorlardı, karabataklar nasıl usta avcıydılar onların denizin üstünde umarsızca oturmalarını izlemek acılarını hafifletiyordu, her kareyi salise salise kayıt ediyordu ruhuna,” Yıllar ne kadar hızlı akıp gitmişti, uzun yıllar yüzlerce tablo yapmıştı, her şehirde izi vardı, Eserleri onun sevgilileri, doğmayan çoçukları idi.Sadece bir şeyi son kez görmeyi diliyordu tanrıdan. İlk çocuğu onun için en değerli, en mükemmel ,en eksikti.Hangi hoyrat eller dokunuyor, hangi namahrem gözler masumiyetini çiğniyordu kim bilir?

 

       Ling çekine çekine,

 

      -Gitmeliyiz dedi.

 

Onu  Tai-Shu nun  karşısında daha fazla üzülmesine, kadının aşağılamasına dayanamıyordu artık. Kadın bu değerli adama öyle bir öfke ile bakıyordu ki Ling  kadını öldürmek istiyordu.

 

        Olabildiğince hızla uzaklaştılar Tai_Shu’dan. Kadın arkalarından beddualar ediyordu.

 

        Ling, Wang-Fo’ya geceyi geçirebilecekleri bir  yer aradı.

 

 

 

 

 

Beğenebileceğiniz Benzer Yazılar…

Yorum Yok

Bir Yorum Yapın